İstanbul’da ulaşım psikolojisi
İstanbul’da ulaşım konuşmak, aslında şehirle ilişkimizi konuşmak demek. Çünkü burada yol dediğin şey sadece asfalt değil; sabrın ölçüsü, tahammülün sınavı, bazen de insanın kendine “ben bu şehirde yaşamayı gerçekten istiyor muyum? ” diye sorduğu o iç monolog.
İstanbul’un Taşı Toprağı Altın mı?
Bir şehir düşünün: Aynı sokakta hem hayaller satılır hem hayal kırıklıkları. “İstanbul’un taşı toprağı altın” derler. Bu söz şehre ilk gelenlerin bavuluna umut olarak konur; yıllar sonra bavuldan çıkan şey çoğu zaman yorgunluktur.
On yıl sonra İstanbul
Bir şehrin nabzı olur mu? Olur. Kalabalıkla hızlanan, yalnızlıkla yavaşlayan bir nabız bu. Bugün İstanbul’un nabzı dakikada yüz atıyorsa, on yıl sonra kaç atacak? Daha doğrusu: Bu kalp bu yükü kaldırabilecek mi?
İstanbul bitti mi?
İstanbul bir zamanlar insanı çağırırdı. Sesi vardı; vapurun düdüğüyle, sabahın erken saatlerinde açılan fırınla, akşamüstü köprüye vuran kızıllıkla “gel” derdi. Şimdi aynı şehir, sabah alarmından önce korna çalıyor; akşam olmadan yorgun düşürüyor. Soru şu: İstanbul bitti mi, yoksa biz mi tükettik?
Metrobüs’e veda...
İstanbul’da sabah saatleri artık saatle değil metrobüs doluluk oranıyla ölçülüyor. Peron kalabalıksa geç kalınmıştır, araç doluysa gün zor geçecektir. Bir ulaşım aracı düşünün ki yıllarca “çözüm” diye sunuldu bugün ise sorunun kendisi haline geldi.
