İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

İstanbul’da ulaşım psikolojisi

İstanbul’da ulaşım psikolojisi

İstanbul’da ulaşım konuşmak, aslında şehirle ilişkimizi konuşmak demek. Çünkü burada yol dediğin şey sadece asfalt değil; sabrın ölçüsü, tahammülün sınavı, bazen de insanın kendine “ben bu şehirde yaşamayı gerçekten istiyor muyum?” diye sorduğu o iç monolog. İstanbul’un ulaşım altyapısı, mühendislikten çok psikolojiye dokunuyor. Bu şehirde yaşayan insanlar trafikte geçirdikleri zaman yorgunlukluklarını arttırıyor, hayatlarını sorgulatıyor...    

Sabahın köründe evden çıkan biri için İstanbul, romantik bir Boğaz manzarasından ibaret değildir. O manzaraya ulaşana kadar geçilen duraklar vardır. Kapıda taksi bulamama stresi, durağa yürürken kaldırıma park etmiş arabaların arasından slalom, ardından “acaba bugün metrobüs boş gelir mi?” kumarı. Kâğıt üzerinde ulaşımı yöneten İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve kurumları bir metropolün haritasını çizer; pratikte ise şehir, vatandaşına her gün doğaçlama tiyatro oynatır. Sen rolünü biliyorsun: geç kalmamak için erkenden çık, geç kalacağını bilerek yine de acele et.

Ray var nefes yok  

Raylı sistemler İstanbul’un ulaşım masalındaki “olması gereken prens” gibi. Varlar, çoğalıyorlar, umut veriyorlar. Metro İstanbul ağını büyüttükçe şehir rahatlayacak sanıyoruz. Ama rahatlama bir türlü gelmiyor. Çünkü hatlar artarken şehir de kontrolsüz büyüyor. Nüfus yayılıyor, iş merkezleri belli noktalarda sıkışıyor, raylar insanları taşırken insanlar rayları eziyor. Aktarmalar, şehir planlamasının matematiğiyle değil, yolcunun kaderiyle çözülüyor. Yürüyen merdiven bozuksa kaderine yürü kalabalık varsa kaderine sıkış.

Metrobüs meselesi...

Metrobüs meselesi, İstanbul’un trajikomik destanı. Metrobüs, bu şehrin en dürüst aynası. Boş ve insanca seyahat edebileceğimiz halde gelir mi bilinmez ama genellikle dolu olur. Metrobüste tanımadığın insanlarla kurduğun temas modern şehir hayatının en samimi anlarıdır.  Omzuna yaslanan bir yabancı, nefesini ensende hissettiğin bir başka yabancı ve arada kalan sen. Bu, planlanmış bir yakınlık değil. Altyapının dayattığı bir mahremiyet. Sosyologlar bunu uzun uzun anlatır İstanbullu ise kısa keser: “Ne yapalım, alıştık” der. 

Dakik bir İstanbul hayali

Otobüs duraklarında yazan dakikalar, İstanbul’da süreyi değil sabrı ölçer. İETT tabelasında iki dakika yazar; bazen yirmi dakika beklersin, bazen hiç gelmez. Otobüs beklemek, şehirle yapılan küçük bir pazarlıktır: “Bugün bana biraz insaflı davran.” Şehir çoğu zaman pazarlığı bozar ve sen de hayatına biraz daha geç kalırsın.

Köprüde akan arabalar değil

Trafik artık teknik bir sorun değil, kültürel bir refleks. Direksiyon başına geçen herkes, şehre karşı küçük bir isyan taşır. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü üzerinden akan şey arabalar değil gecikmiş hayatlar, ertelenmiş planlar, yarım kalmış akşam yemekleridir. Karşıya geçmek coğrafi değil psikolojik bir yolculuktur: “Bugün de başardım” dediğin şey aslında sadece eve varabilmektir.

Deniz var ulaşımı yok gibi

Bir deniz kentinde yaşayıp denizi ulaşımın kenar süsü gibi kullanmak büyük bir ironi. Şehir Hatları vapurlarında rüzgâr yüzüne çarpar ve şehir bir anlığına sana güzel davranır. Ama bu güzellik günlük hayatın omurgası değildir. Vapur hâlâ merkezde değil, vitrindedir. Deniz, İstanbul’un nefesi olabilirdi; biz ona manzara muamelesi yapıyoruz.

Şehir arabaya göre kurulursa…

Asıl sorun, ulaşımın parça parça düşünülmesi. Metro ayrı, otobüs ayrı, vapur ayrı bir evrende yaşar. Yaya olmak ise sanki bir tercih değil de cezaymış gibi. Kaldırımlar dar, bisiklet yolları kopuk, yürüme mesafeleri “arabaya bin” mantığıyla kurgulanmış. Daha çok yol yaparak rahatlayacağımızı sanıyoruz oysa mesele daha az arabaya ihtiyaç duyulan bir şehir kurmak.

Son durak: Hayata yetişememek

Belki de İstanbul’un en büyük ulaşım sorunu, bir yere yetişememek değil hayata yetişememek. Yolda geçen saatler, insanın kendine ayıracağı zamandan çalınıyor. Trafikte sıkışan sadece araçlar değil; hayaller de sıkışıyor. Bu şehir, insanına sürekli “dayanıklısın” diyor. Keşke bir gün “değerlisin” diyebilecek bir ulaşım düzeni kurabilsek.

Yorumlar