İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

İstanbul bitti mi?

İstanbul bitti mi?

İstanbul bir zamanlar insanı çağırırdı. Sesi vardı; vapurun düdüğüyle, sabahın erken saatlerinde açılan fırınla, akşamüstü köprüye vuran kızıllıkla “gel” derdi. Şimdi aynı şehir, sabah alarmından önce korna çalıyor; akşam olmadan yorgun düşürüyor. Soru şu: İstanbul bitti mi, yoksa biz mi tükettik?

Yollar… Haritada hâlâ geniş ama hayatta dar. Şehrin damarları, sabah ve akşam saatlerinde kilitlenmiş bir beden gibi. Gidilen mesafe kısaldıkça geçen zaman uzuyor. Bir semtten diğerine ulaşmak, şehir içinde küçük bir yolculuk değil sabır sınavı. İstanbul artık hızla değil bekleyerek öğretiyor kendini.

Bu şehir artık o şehir değil

Altyapı bu yükü taşıyamıyor. Bir şehir düşünün ki mevsimlere hazırlıksız yakalanıyor. Kışta su, yazda gölge arıyoruz. Barajlar doluluk oranlarıyla manşet oluyor; musluktan akan su bile endişeyle izleniyor. Su, bu kadim şehrin en eski hikayesi ama bugün ise en kırılgan başlığı.

Evler… Aslında ev demek zor. Metrekare küçülüyor, fiyatlar büyüyor. İstanbul’da artık bir çatı bulmak değil mesele; o çatının altında nefes alabilmek mesele. Kira, yalnızca bir rakam değil; bir hayat planını, bir gelecek ihtimalini iptal eden kalem. Gençler için şehir, hayal kurulan bir yer olmaktan çıkıp “idare edilen” bir yere dönüştü. Aile olmak, çocuk büyütmek, hatta tek başına yaşamak bile lüks sayılıyor.

Sadece çalışmak için 

İstanbul’da yaşamak, giderek “sadece işi olanlar” için mümkün hale geliyor. İşe yakın olmak, hayata yakın olmak demek değil artık. İşe yetişmek için hayattan vazgeçiyoruz. Gün, mesaiden ibaret; şehir, işten eve uzanan dar bir koridor. Kültür, deniz, sokak; hepsi vitrinde. Bakıyoruz ama dokunamıyoruz.

Göç meselesi de tam burada başlıyor. Bir tercih değil bir zorunluluk olarak. İnsanlar İstanbul’dan kaçmıyor; kendilerini kurtarıyor. Daha ucuz, daha sakin, daha insani bir hayat arayışı bu. Anadolu şehirleri, büyük metropolden taşan bu yorgunluğu emiyor. İstanbul’u ayakta tutan emek artık İstanbul’da barınamıyor.

Kimin İstanbul’u?

“İstanbul bitti mi?” sorusu belki de yanlış. Doğru soru şu olabilir: İstanbul kimin için var? Eğer bu şehir, sadece dayanabilenlerin şehri olacaksa; hayal kuranlara, yeni başlayanlara, tutunmaya çalışanlara kapılarını kapatıyorsa, biten İstanbul değil İstanbul fikridir.

İstanbul hâlâ güzel. Ama güzellik yetmiyor. Bir şehrin yaşanabilir olması için sadece manzara değil; adaletli bir hayat, erişilebilir bir gelecek gerekir. Aksi halde İstanbul kartpostallarda kalır.

 

 

Yorumlar