İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

İstanbul'da ihmalkarlıklar sarmalı

İstanbul'da ihmalkarlıklar sarmalı

Maltepe’de 7 katlı bir binanın ilk üç katının çökmesi, İstanbul’un yıllardır konuştuğu ama bir türlü yeterince önem vermediği bir gerçeği yeniden önümüze koydu: Ruhsata aykırı yapılaşma yalnızca bir imar meselesi değildir. Doğrudan can güvenliği meselesidir.

Ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı.

1987 yılında yapılan binanın belediye arşivlerindeki projesinde 5 kat bulunduğu, binanın üzerindeki iki katın ise kaçak olduğu açıklandı. Üstelik binanın alt katında bir tekstil atölyesinin bulunduğu ve çöküşün nedenleri arasında taşıyıcı kolonlara müdahale edilmiş olabileceğinin de değerlendirildiği belirtildi.

Bir binaya sonradan kat çıkmak ne demektir? Binanın başlangıçta hesaplanan yükünün üzerine yeni bir yük bindirmek demektir. Taşıyıcı sisteme müdahale etmek ne demektir? Binanın deprem sırasında ayakta kalmasını sağlayan sistemle oynamak demektir. İşte mesele tam da burada başlıyor. Kâğıt üzerindeki hesap, gerçek hayatta can güvenliğidir Bir bina yapılırken mühendisler yalnızca “kaç kat olsun” diye hesap yapmıyor. Binanın taşıyacağı yükten zemin özelliklerine, kolon ve kirişlerden beton kalitesine kadar çok sayıda unsur birlikte değerlendiriliyor. Proje, bu hesapların üzerine kuruluyor.

Siz o binaya sonradan iki kat daha çıkarsanız, yalnızca binanın görüntüsünü değiştirmiş olmuyorsunuz. Binanın taşıyacağı yükü, dengesini ve taşıyıcı sistem üzerindeki baskıyı da değiştiriyorsunuz. Hele bir de kolonlara, kirişlere veya taşıyıcı sisteme müdahale ediliyorsa mesele artık çok daha ciddi bir noktaya geliyor. İstanbul gibi deprem riski yüksek bir kentte bunun sonuçlarının ne olabileceğini anlatmaya sanırım gerek yok.

Çünkü İstanbul’un deprem gerçeği ortada. “Bir şey olmaz” anlayışı en büyük tehlike Bizim toplumumuzda maalesef “Yıllardır böyle duruyor, bir şey olmadı” diye bir anlayış var. Bina yıllardır ayakta duruyor diye güvenli olduğu düşünülüyor. Kaçak kat yıllardır kullanılıyor diye normal kabul ediliyor. Kolona yapılan müdahale yıllardır sorun çıkarmadı diye önemsenmiyor. Oysa deprem, binaya “Bugüne kadar nasılsın?” diye sormuyor. Binanın projesine uygun olup olmadığına, taşıyıcı sisteminin ne kadar zorlandığına ve zeminin özelliklerine bakıyor.

Deprem geldiğinde yıllardır ertelenen bütün hatalar aynı anda karşımıza çıkabiliyor. Bu nedenle kaçak yapılaşmaya yalnızca “belediyeden ruhsat alınmamış” bir işlem gözüyle bakmak büyük bir yanılgıdır.

Denetim lüks değil şart


Maltepe’de yaşanan olayın ardından yapılması gereken yalnızca çöken binanın neden çöktüğünü araştırmak olmamalı. İstanbul’un tamamında benzer risklerin ne kadar yaygın olduğu da sorgulanmalı. Belediyelerin arşivleri yalnızca bir olay yaşandığında açılmamalı. Ruhsata aykırı katlar, sonradan yapılan ilaveler, taşıyıcı sisteme yapılan müdahaleler, kolon ve kirişlerdeki değişiklikler, zemin sorunları tek tek ele alınmalı. Çünkü İstanbul’da “nasıl olsa bina yıllardır duruyor” diyerek beklemek, deprem gerçeği karşısında kabul edilebilir bir yaklaşım değil. Üstelik burada yalnızca belediyelerin değil, bina sahiplerinin, apartman yönetimlerinin, müteahhitlerin, mühendislerin ve yapı denetim sisteminin de sorumluluğu var. Bir dükkân daha geniş olsun diye kolon kesilemez. Bir daire daha kazanılsın diye binanın üzerine kaçak kat çıkılamaz. Bir mülkün değeri artsın diye binanın güvenliği riske atılamaz. İmar affı zihniyetinden güvenli kent anlayışına İstanbul'un artık “kaçak ama kullanılıyor” anlayışından kurtulması gerekiyor. Çünkü İstanbul sıradan bir kent değil.
Milyonlarca insanın yaşadığı, deprem riski taşıyan dev bir metropol. Burada yapılan her yanlış müdahalenin bedeli yalnızca mülk sahibi tarafından ödenmeyebilir. Bir binadaki yanlış uygulamanın bedelini komşu bina, sokaktaki insan, hatta bütün mahalle ödeyebilir. Bu nedenle ruhsata uygun yapılaşma bir bürokrasi yükü olarak görülmemeli. Tam tersine, ruhsat ve proje güvenli yapının başlangıç noktası olarak görülmeli. Maltepe’deki binanın neden çöktüğünü teknik incelemeler ortaya çıkaracaktır. Kaçak katların ve varsa taşıyıcı sistem müdahalelerinin çöküşteki payı da uzmanların incelemeleriyle netleşecektir.

Ama olay bize şimdiden çok önemli bir şey söylüyor: İstanbul’da depremi beklemek yerine binaları bekletmemek gerekiyor. Çünkü deprem olduğunda “Keşke daha önce kontrol etseydik” demenin hiçbir anlamı kalmayacak. Kaçak katın maliyeti para cezası olabilir. Ruhsata aykırı bir yapının maliyeti yıkım olabilir. Ama ihmalin bedeli insan hayatına çıktığında artık bunun telafisi yoktur. İstanbul’un ihtiyacı daha fazla kat değil, daha güvenli binalardır.

Yorumlar