İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Doğru başkadır gerçek bambaşka

Doğru başkadır gerçek bambaşka

İnsan bazen doğruyu söylediğini düşünürken gerçeği anlatmadığının farkında değildir. Çünkü doğru ile gerçek, günlük dilde birbirinin yerine kullandığımız iki kavram olsa da felsefi açıdan aynı şeyi ifade etmez. Doğru, bir yargının gerçeğe uygunluğuyla ilgilidir; gerçek ise bizim yargılarımızdan bağımsız olarak var olan şeydir. Başka bir ifadeyle, doğru bizim söylediğimizle, gerçek ise olanla ilgilidir.

Bir olay düşünelim. Olayın kendisi gerçektir. Fakat o olayı anlatan herkes aynı şeyi söylemeyebilir. Birinin “doğru” olarak anlattığı şey, kendi gördüğü, bildiği veya inandığı kadardır. Oysa gerçek, bizim bakış açımızdan bağımsızdır. İşte insanın yanıldığı yer de tam burasıdır: Kendi bilgisini gerçeğin tamamı sanmak.

Bugün özellikle siyasette, medyada ve sosyal medyada bu ayrımı daha fazla konuşmamız gerekiyor. Çünkü çağımızda bir bilginin doğru olup olmadığı kadar, insanların onu doğru kabul edip etmediği de önem kazanmış durumda. Bir iddia binlerce kez tekrarlandığında gerçek olmaz. Bir görüntü milyonlarca kez paylaşıldığında da tek başına hakikate dönüşmez. Kalabalıkların inancı, gerçeğin ölçüsü değildir.

Üstelik “benim doğrum” ifadesi de tehlikeli bir kapı açabilir. Elbette herkesin bir düşüncesi, yorumu ve dünyayı algılama biçimi vardır. Fakat kişisel kanaat ile nesnel gerçekliği birbirine karıştırdığımızda tartışma artık hakikati aramaktan çıkar, kimin daha yüksek sesle konuştuğuna dönüşür.

Felsefenin asıl değeri burada ortaya çıkar. Sokrates'in “bildiğini sanmanın” tehlikesinden başlayıp Platon'un görünüş ile hakikat arasındaki ayrımına, Descartes'ın şüpheciliğinden Kant'ın insanın gerçekliği algılama biçimine kadar uzanan büyük tartışmanın merkezinde aslında aynı soru vardır: Bildiğimiz şey gerçekten olduğu gibi midir?

Belki de çağımızın en büyük problemi yanlış bilgi kadar, doğru olduğundan emin olduğumuz bilgiyi sorgulamamaktır. Çünkü yanlış olduğunu bildiğimiz bir şeyi düzeltme ihtimalimiz vardır. Fakat doğru olduğuna kesinlikle inandığımız bir düşünceyi sorgulamayı bıraktığımızda, gerçeğe ulaşma ihtimalimizi de ortadan kaldırırız.

Gerçek bazen hoşumuza gitmez. Doğru da her zaman işimize gelmez. İnsan bu yüzden gerçeği değil, kendisini rahatlatan anlatıyı tercih edebilir. Tarih boyunca toplumlar da bireyler de bunu yaptı. Gerçeğin yerine inancı, kanıtın yerine kanaati, sorgulamanın yerine itaati koyduğumuz her durumda hakikatten biraz daha uzaklaştık.

Bu nedenle belki de bugün birbirimize “Senin doğrun ne?” diye sormaktan önce “Gerçekten ne oldu?” diye sormalıyız.

Çünkü doğru, gerçeğe ulaşma çabamızın sonucudur; gerçek ise bizim ona inanıp inanmamamızdan bağımsız olarak orada durur.

Ve insanın düşünsel olgunluğu, kendi doğrusunu savunabilmesinden çok, gerektiğinde kendi doğrusundan şüphe edebilmesiyle başlar.

Gerçeği aramak cesaret ister.
Kendi doğrumuzu sorgulamak ise daha büyük bir cesaret.

Yorumlar