İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Su yolunu unutmaz

Su yolunu unutmaz

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’a yağan yağmuru “şiddetli” diye tarif etmek bile sanırım biraz yetersiz kalıyor.

Beykoz’da metrekareye 277,1 kilogram yağış ölçüldü. AKOM’a göre bu, İstanbul’da son 84 yılın en yüksek değerlerinden biri ve ekim ayının uzun yıllar ortalamasının yaklaşık dört katı. Meteoroloji’nin sınıflandırmasında 12 saatte 100 kilogramın üzerindeki yağış zaten “aşırı yağış” kabul ediliyor. Yani yaşadığımız gerçekten sıra dışı bir meteorolojik olaydı.
Ama yağmur sıra dışıydı diye gördüğümüz bütün olumsuzlukları yalnızca gökyüzüne bağlamak bana doğru gelmiyor.

Evleri, iş yerlerini, alt geçitleri su bastı. Sarıyer’de bir alışveriş merkezinin otoparkı sular altında kaldı, AVM tahliye edildi ve en kötüsü de selden dolayı en az dört kişi hayatını kaybetti.
Görüntülere baktığımızda bir şey fark ediyoruz:

Su neden hep aynı yerleri buluyor?

Çünkü derenin bir hafızası var. Biz üstünü kapatabiliriz. Kenarına yol yapabiliriz. Yanına konut, AVM, otopark inşa edebiliriz. Haritada çizgisini inceltebiliriz… Ama çok kuvvetli yağmur geldiğinde su, topoğrafyanın kendisine yıllardır gösterdiği yolu yeniden bulmaya çalışıyor.

Dere vadileri doğası gereği çevredeki suyu toplar. Bu alanları yoğun biçimde yapılaştırdığımızda toprağın suyu emebileceği yüzeyler de azalır. Asfalt, beton ve çatılar yağmuru içine çekmez ve suyu daha hızlı biçimde en düşük kota, yani çoğu zaman dereye doğru gönderir. Dere kesiti daraltılmışsa, üzeri kapatılmışsa veya doğal taşkın alanı yapılaşmışsa sorun büyür. Şehircilikte buna “geçirimsiz yüzey” problemi deniyor. Yol, otopark, beton zemin ve çatı arttıkça yağmurun toprağa sızabileceği alan azalıyor. 

Bodrum otoparklar özellikle düşük kotta kaldıklarında taşkın açısından en kırılgan alanlardan biri haline gelebiliyor. Otopark rampası adeta suyu bodruma taşıyan bir kanal gibi çalışabiliyor.
İşin bir de görünmeyen tarafı var: zemin. Dere çevrelerinde sıklıkla alüvyon dediğimiz, suyun zaman içinde taşıyıp bıraktığı genç zeminlerle karşılaşıyoruz. Bunların bazıları gevşek ve yeraltı suyuna doygun olabilir. Burada küçük bir teknik ayrım önemli.
 

Yağmur yağdı diye zemin “sıvılaşmaz”. Sıvılaşmayı tetikleyen esas olarak deprem sarsıntısıdır.

Fakat gevşek, kumlu-siltli ve suya doygun zemin güçlü bir deprem sırasında taşıma gücünü geçici olarak kaybedebilir, adeta katı zemin gibi davranmayı bırakabilir. İBB’nin mikrobölgeleme çalışmalarında da İstanbul’daki çeşitli dere yatakları ve alüvyon alanları sıvılaşma potansiyeli bakımından özellikle ele alınıyor. Yani bugün sel açısından sorguladığımız bazı alanlar, yarın deprem açısından da önümüze başka bir soru çıkarabilir.
 

Tam da bu nedenle Sazlıdere ve Sazlıbosna çevresinde devam eden büyük ölçekli yeni yerleşimleri dikkatle izlememiz gerektiğini düşünüyorum. TOKİ’nin bölgede yüzlerce, bazı etaplarda bini aşan konut için yeni ihaleleri sürüyor. Bu, o projelerin otomatik olarak güvensiz olduğu anlamına gelmez. Ama bir su havzasının ve dere sisteminin çevresinde böylesine büyük bir nüfus oluşturuyorsak, “zemin etüdü yapıldı” demekten daha fazlası lazım.

Peki İstanbul’da ne yapılabilir?

Öncelikle dere yataklarını yalnızca iki yanına beton duvar örülmüş su kanalları olarak görmekten vazgeçebiliriz. Taşkın alanlarını boş bırakmak, dere çevrelerinde yeşil koridorlar oluşturmak, geçirgen zeminleri artırmak, yağmur suyunu yerinde tutacak parklar ve geçici su depolama alanları tasarlamak “hâlâ” mümkün. Riskli bölgelerde bodrum ve otopark kullanımını da yeniden düşünmek zorundayız. İstanbul’un ihtiyacı olan şey de tam olarak bu: Doğayla mücadele eden değil, onunla birlikte çalışan bir şehircilik anlayışı.

Yorumlar