İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Kürtlerle Türkler; neyin barışı?

Kürtlerle Türkler; neyin barışı?

Önceki yazılarımda da belirtmiştim: Kürtlerle Türklerin ortak tarihini yalnızca Cumhuriyet dönemine indirgemek, koca bir gerçeğin üzerini örtmek demektir. Hatta bu ortak tarihi Kafkasya’dan başlattığımızda, Cumhuriyet döneminin bu uzun hikâyenin içinde ne kadar kısa bir bölüm olduğunu görürüz. Şeddadîler ile Oğuzlar arasındaki yakınlık ve siyasi ilişkilerden başlayıp, Selçukluların Anadolu’ya Şeddadiler ile birlikte yürüyüşüne, Ani’nin Şeddadîlere bırakılmasına, Malazgirt Meydan Muharebesi’ne katılan milletlere kadar uzanan bir tarih var önümüzde. Ardından Osmanlı’nın Kürtlerle kurduğu siyasi, sosyal ve kültürel ilişkiler geliyor.

“Örneğin Azerbaycan tarih ders kitabının ilgili bölümünde şu ifade yer alıyor: ‘XI əsrin 30-cu illərində Arazdan şimaldakı Azərbaycan torpaqlarında yeni məskən salan oğuzlar Şəddadilərin hərbi qüdrətini artırdı.’ Yani: ‘11. yüzyılın 30’lu yıllarında Aras’ın kuzeyindeki Azerbaycan topraklarına yeni yerleşen Oğuzlar, Şeddadilerin askerî gücünü artırdı.’”demektedir.  Bu tarih bütün yönleriyle araştırılmalı, konuşulmalı ve toplumun önüne konulmalıdır. Üstelik Selahaddin Eyyubi’nin Zengîler ve dönemin Türk siyasi yapılarıyla ilişkileri de bu tarih anlatısının dışında bırakılamaz. Çünkü geçmişimizi bugünün siyasi kavramlarıyla yeniden şekillendirmek yerine, dönemin şartları içerisinde anlamaya çalışmalıyız. Fakat Cumhuriyet dönemine geldiğimizde hikâyenin başka bir sayfası açılıyor.

Asimilasyon politikaları, yok saymalar, yanlış uygulamalar, terör ve ayrılıkçı hareketler derken, yüzyıllara yayılan ortak geçmişimizin üzerine son yüzyılda yaşanan acıları koyup bütün tarihi yalnızca çatışma üzerinden okumaya başladık. Bu ayrışmaya katkı sağlayan önemli kırılmalardan biri de Harf Devrimi olmuştur. Harf Devrimi sonrasında geçmişini okuyamaz hâle gelen halk, kendi tarihine ve ortak hafızasına yabancılaştırılmıştır. Geçmişiyle bağları zayıflayan toplumlar ise ayrılıkçı ve kafatasçı zihniyetin  dayattığı fikirlere, anlatılara ve ayrıştırıcı yorumlara inanmak zorunda bırakılmıştır.

Oysa işgal altındaki bir ülkeden bağımsız bir devlet çıkarmaya çalışan insanlar, aynı cephede omuz omuza savaşırken birbirlerine milliyet sormadılar. Aynı toprağın insanları olarak yan yana durdular.
Savaş bittiğinde ise siyasetin, yanlış uygulamaların ve farklı hesapların etkisiyle araya mesafeler girmeye başladı. Ayrılık tohumları ekildi. Bana göre dönemin yönetimi, bunu kimi zaman bilerek kimi zaman da farkında olmadan, yanlış politikalarıyla besledi. Bugün geldiğimiz noktada ise hepimize düşen çok önemli bir görev var:

Geçmişin tamamına birlikte bakmak. Çünkü bu iki toplum sadece savaşmamıştı. Birlikte yaşamıştı. Kız alıp vermiş, ticaret yapmış, aynı şehirlerde, aynı mahallelerde, aynı sofralarda hayat kurmuştu. İnsanlar günlük hayatlarında karşısındakinin Türk mü Kürt mü olduğuna bakmadan komşuluk etmiş, dostluk kurmuş, birbirine güvenmişti.  Bu birlikte yaşam halen devam etmekte. Şimdi bütün bu tarih ortadayken bize sürekli “barış” deniliyor.
 

Ben burada bir soru soruyorum:
Neyin barışı?
Küslük yoksa barış neyin neresindedir?
Türklerle Kürtlerin tamamını birbirine düşman iki toplum olarak anlatmak, aslında ortak geçmişimizi yok saymak değil midir?
Bence bugün ihtiyacımız olan şey, iki halkı yeniden barıştırmak değil; onları birbirinden ayıran siyasi ve psikolojik duvarları aşarak aslımızı hatırlamaktır.
Bu bir barış projesinden çok, bir hafıza projesidir.

Geçmişimizi yeniden okumak, ortak tarihimizin üzerindeki tozu kaldırmak ve birbirimize yeniden bakarken son yüzyılın acılarını bütün tarihimizin yerine koymamaktır. Türklerin ve Kürtlerin tarihi sadece çatışmalardan ibaret değildir. Aksine, yüzyıllar boyunca yan yana yürümüş iki toplumun ortak hikâyesidir. Öyleyse belki de bugün sormamız gereken soru “Nasıl barışacağız?” değil:
“Bizi birbirimizden uzaklaştıran neydi ve biz ne zaman kendi ortak tarihimize sırtımızı döndük?”
Çünkü bazen barış, hiç yaşanmamış bir küslüğü bitirmek değil; unutulmuş bir kardeşliği yeniden hatırlamaktır.

Yorumlar