İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Atık ithalatı ve yangınlar: Tesadüf mü, politika mı?

Atık ithalatı ve yangınlar: Tesadüf mü, politika mı?

Türkiye’nin son yıllarda üstlendiği rol artık inkâr edilemez bir noktaya geldi: Plastik atık ithalatında Avrupa’nın en önemli adreslerinden biri haline geldik. Avrupa Birliği ülkelerinin kendi sınırları içinde çözmek istemediği bir sorun, giderek Türkiye’nin çevresel ve kamusal meselesine dönüşüyor.

Bu sürecin kırılma noktası ise 2018’de Çin’in plastik atık ithalatını yasaklamasıydı. O güne kadar küresel atık ticaretinin merkezi olan Çin’in çekilmesiyle birlikte, bu yük yeni ülkelere yöneldi. Türkiye de bu yeni güzergâhın en önemli duraklarından biri oldu.

Ancak mesele yalnızca “atık ithalatı” değil. Asıl mesele, bu atıkların ne kadarının gerçekten geri dönüştürülebildiği ve geri kalanının ne olduğu.

Prof. Dr. Sedat Gündoğdu (Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi ve Mikroplastik Araştırma Grubu Kurucusu) bugüne kadar üretilen plastiklerin yalnızca çok küçük bir kısmının gerçek anlamda geri dönüştürülebildiğini vurguluyor. Bu tespit, “geri dönüşüm” anlatısının ne kadar sorunlu bir zemine oturduğunu açıkça gösteriyor.

Benzer şekilde Prof. Dr. Barış Çallı (Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi) Avrupa’dan gelen plastik atıkların yalnızca yüzde 20 ila 30’unun geri dönüştürülebilir nitelikte olduğunu belirtiyor. Geriye kalan büyük kısmın ise yakılması ya da yüksek maliyetli bertaraf süreçlerine tabi tutulması gerekiyor.

Peki bu maliyet gerçekten karşılanıyor mu?

Yoksa sistem, maliyetten kaçınmanın yollarını mı üretiyor?

Tam da bu noktada yangınlar devreye giriyor.

Son beş yılda yüzlerce geri dönüşüm tesisi yangını… Resmî kayıtlara tam olarak yansımayan ama saha verileriyle 400’ü aştığı ifade edilen vakalar… Üstelik bu yangınların büyük kısmı gece saatlerinde, üretimden uzak alanlarda meydana geliyor.

Bu kadar “rastlantı” olabilir mi?

Interpol’ün 2020 tarihli raporu, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerde yasa dışı atık yangınlarının arttığına dikkat çekiyordu. Aradan geçen yıllarda ise bu uyarının karşılık bulduğunu söylemek zor. Aksine, yangınların sayısı katlanarak artmış durumda.

Burada artık teknik bir tartışmanın ötesine geçmek gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca çevre mühendisliği değil; doğrudan bir kamu yönetimi ve siyaset meselesidir.

Türkiye’de 1000’in üzerinde geri dönüşüm firması faaliyet gösteriyor ve yüz binlerce kişi bu sektörden geçimini sağlıyor. Bu büyüklükte bir alanın sıkı bir denetim mekanizmasına sahip olması gerekirken, sahada görülen tablo bunun tam tersine işaret ediyor.

Kolay yanabilen, hatta uygun koşullarda kendiliğinden tutuşma riski taşıyan plastik atıkların yoğun şekilde depolandığı tesislerde, yangınların “kaza” olarak açıklanması artık inandırıcılığını yitiriyor.

Daha açık soralım:

Bu yangınlar gerçekten teknik yetersizliklerin sonucu mu,
yoksa maliyetlerden kaçınmanın sistematik bir yöntemi mi?

Eğer denetim yeterliyse, bu kadar yangın neden çıkıyor?
Eğer denetim yetersizse, bu durum neden yıllardır değişmiyor?

Bu soruların yanıtı, yalnızca bürokratik bir ihmalle açıklanamayacak kadar büyük.

Çünkü burada ortaya çıkan tablo, bir tercihe işaret ediyor:
Ya yüksek maliyetli ama çevreyi koruyan bir sistem kurulacak,
ya da düşük maliyetli ama yüksek riskli bir düzen sürdürülecek.

Bugün görünen o ki, ikinci yol tercih edilmiş durumda.

Türkiye’nin bir “geri dönüşüm merkezi” olup olmadığı tartışması, artık teknik bir mesele değil; doğrudan bir yönetim anlayışı meselesidir. Çünkü gerçek bir geri dönüşüm sistemi, yalnızca ithalatla değil; şeffaflıkla, denetimle ve hesap verebilirlikle ayakta durur.

Aksi halde geri dönüşüm değil, sadece yer değiştiren bir atık sorunu üretirsiniz.

Ve o sorun, bir gün mutlaka alev alır.

Bugün yanan yalnızca tesisler değil;
kamusal denetimin yokluğu, çevre politikalarının zafiyeti ve kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli risklerin göz ardı edilmesidir.

Ve artık şu soruyu sormak kaçınılmaz:

Bu yangınlar gerçekten birer “kaza” mı,
yoksa görmezden gelinen bir politikanın sonucu mu?

 

Yorumlar