İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Anksiyete çağında mimarlık

Anksiyete çağında mimarlık

Bugünün insanı sadece psikolojik olarak değil, mekânsal olarak da aşırı uyarılmış durumda. Mesele, mimarlığın tek başına anksiyeteyi “yaratması” değil ancak bazı mekânsal koşulların zaten kırılgan olan sinir sistemini yüklerken bazılarının ise regüle etmesi.

Şöyle düşünelim; bazı yerlere girersin ve bir şey olur…
Sebebini tam anlayamazsın ama daralırsın, huzursuz olursun ve hemen 
çıkmak istersin. Bazen de nefesin yavaşlar ve “burada uzun süre kalabilirim” hissi gelir. 

İşte bu nokta, tam da mimarlığın psikolojiyle kesiştiği alanda…

Modern yaşamda bedenimizin kaldırabileceğinden çok daha fazla uyarana maruz kalıyoruz ve anksiyeteyi sadece zihninde yaşamıyor, onu mekânda da hissediyoruz. Ev, sokak, okul, ofis, klinik… Hepsi kaygının ya yankılandığı ya da sönümlendiği alanlar haline geliyor.

Anksiyete üreten mimarlık, şatafatlı ya da kalabalık olmak zorunda değil ama düzensiz olduğunu söyleyebiliriz. Sürekli gürültü sızdıran duvarlar, tanımsız alanlar, aşırı parlak yapay ışık, gün boyu değişmeyen homojen aydınlatma, depolama yoksunluğu nedeniyle biriken görsel karmaşa… Bilimsel araştırmalardan da biliyoruz ki beyin öngörülemez ve belirsiz durumları tahdit olarak algılar. 

Ayrıca eğer bir mekânda kontrolün bizde olduğunu hissedemiyorsak da tedirgin oluruz. Mesela, gürültüyü kesemiyorsak, ışığı ve sıcaklığı ayarlayamıyorsak ve kişisel bir alan oluşturamamışsak da beynimiz asla tamamen gevşemez.

Bu koşulları oluşturamadığımızda ise beden sürekli “tetikte kalma” moduna kayabiliyor. Dünya Sağlık Örgüyü, çevresel gürültüyü fiziksel ve ruhsal sağlık için önde gelen çevresel risklerden biri sayıyor ve gürültünün uyku bozukluğu, rahatsızlık hissi ve ruh sağlığı sonuçlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini yineliyor.

Detaylı baktığımızda ise anksiyete çoğu zaman büyük travmatik mimarlık hatalarından değil, sürekli mikro-düzeyde biriken dikkat dağınıklığı ve çevresel sürtünmeden besleniyor. Küçük gibi görünen detaylar, zihni sürekli açık tutabilir. 

Pandemi sonrası çalışmalar, balkon, bahçe ve erişilebilir açık alan yokluğunun daha yüksek stres ile ilişkili olabileceğini de bize gösterdi. Bu, genel olarak kabul gören “iyi ev” fikrini değiştirdi. Çünkü artık sadece metrekare değil, nefes alma eşiği de son derece önemli. Bir pencere önü, küçük bir balkon, avluya bakan bir masa bile psikolojik olarak fark yaratabiliyor.

Pandemiden sonra birçok insanın hala evlerden çalıştığını düşünürsek, evlerimiz eskiye nazaran daha da çok vakit geçirdiğimiz alanlardan biri. Özellikle stresli bir hayatımız varsa ve evde gerektiği gibi dinlenemediğimizi ya da rahatlayamadığımızı fark ediyorsak bu konuda bir profesyonelden yardım almakta fayda var. 

İyi gelen mimarlıksa genellikle sinir sistemine şu mesajları veriyor: “Burada güvendesin. Burada yönünü bulabilirsin. İstersen geri çekilebilirsin. Burada bedenin biraz yavaşlayabilir ve konfor koşullarını kendine göre düzenleyebilirsin.”

Özetle, anksiyeteli zihin için en yorucu şey yalnızca küçük ev değildir. Küçük ama kontrol edilemeyen evdir. Şehir ölçeğinden bakarsak da anksiyeteye sebep olan tek etken insan kalabalığı değil, şehrin sıkışık, gürültülü ve yeşil alansız olmasıdır.

 

Yorumlar