İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Takvimler çakıştı; belki de şimdi kalplerin çakışma zamanı...

Takvimler çakıştı; belki de şimdi kalplerin çakışma zamanı...

Takvimler çakıştı; belki de şimdi kalplerin çakışma zamanı.

Bu yıl takvimler sessiz ama güçlü bir tablo çizdi.
Ramazan ile Paskalya orucu aynı döneme denk geldi.

Bir yanda sahura kalkan milyonlar, diğer yanda perhizle arınmaya yönelen topluluklar…
Farklı inanç pratikleri, farklı ibadet biçimleri.
Ama ortak bir irade: Kendini sınırlamak.

Bir sofrada hurma var,
öbüründe sade bir ekmek.
Ama masadaki duygu aynı:
Beklemek…

Oruç, bir güç gösterisi değil, gücü geri çekme pratiğidir.
İnsan, yapabileceklerini yapmamayı seçer.
Yiyebilecekken yemez.
Konuşabilecekken susar.
Tepki verebilecekken sabreder.

Yani açlık sadece mideyle ilgili değil.
Biraz nefsin sesi kısılsın diye.
Biraz kalp daha net konuşsun diye.
Biraz da, kendini duysun diye…

Bugünün siyasal ve toplumsal ikliminde eksik olan şey tam da bu değil mi?
Kendini tutabilme erdemi.

Kutuplaşmanın sıradanlaştığı, inançların siyasal kimliklere indirgenerek araçsallaştırıldığı bir dönemde her iki gelenek de insanı önce kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor aslında ötekini suçlamaya değil.

Oruç, insanları eşitler aslında.
Zengini de acıkır, yoksulu da.
Güçlüyü de susturur, güçsüzü de.

Ama asıl mesele, açlığı yalnızca bireysel bir ibadet olarak mı yaşayacağız yoksa  toplumsal bir bilinç sıçramasına mı dönüştüreceğimizdir.

İbadet biçimleri farklı ama iç muhasebe aynı.
Dualar farklı ama umut aynı…

Eğer bu iki oruç aynı günlerde tutulabiliyorsa, o halde farklılıklarımızla birlikte yaşayabilme iradesi de mümkün.
Eğer milyonlarca insan aynı anda sabrı öğrenebiliyorsa, siyaset de dilini yumuşatmayı öğrenebilir.
Eğer insanlar Tanrı için kendini tutabiliyorsa, birbirleri için de incitmeyi bırakabilir.

Belki de bu yılın en güçlü mesajı şudur:
İnanç, insanı küçültmek için değil; büyütmek içindir.
Kimlikler duvar örmek için değil; anlam üretmek içindir.

Aynı gökyüzüne bakıyoruz.
Aynı şehirlerde yürüyoruz.
Aynı ülkenin havasını soluyoruz.

O halde bu topraklarda birlikte yaşama iradesini büyütmek, yalnızca bir temenni değil, politik bir sorumluluktur.
Sevgi, soyut bir duygu değil; kamusal bir tavırdır.
Birbirini incitmemeyi seçmek, en güçlü toplumsal reformdur.

Belki de asıl devrim;
İnancını yaşarken, başkasının inancına saygı duyabilmektir.
Farklı olana tahammül etmek değil, onu sevebilmektir.

Aynı dönemde tutulan iki oruç bize şunu hatırlatıyor ki; farklılıklarımızla aynı gökyüzüne bakıyoruz.

Ve toplum, birbirini sevebildiğinde güçlenir. Selvi der ki:
Açlık bazen sofrayı değil, kalbi büyütür.

Takvimler çakıştı; belki de şimdi kalplerin çakışma zamanı.

Yorumlar