İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Bozulan dünya mı yoksa insan mı!

Bozulan dünya mı yoksa insan mı!

Dünya mı bozuldu, yoksa onu var eden insan mı?

Bu sorunun cevabı, başlı başına bir vicdan muhasebesidir. Çünkü insan bozulmadan dünyanın bozulması mümkün değildir. Toprağı kirleten de, sınırları kanla çizen de, adaleti terazisinden düşüren de insandır.

Bu yazıda anlatmak istediğim tam olarak budur: Bozulan insanın, yaşadığı coğrafyayı nasıl bir felakete sürüklediği… Kendi çıkarı uğruna dünyayı nasıl ateşe verdiği…
Son yıllarda dünyaya baktığımızda, güçlü olanın zayıfı ezmeyi artık gizleme gereği bile duymadığını görüyoruz. Adalet, yalnızca söylemlerde kalan süslü bir kelimeye dönüşmüş durumda. Güçlü devletler, zayıf olanların kaderini belirleme cüretini kendilerinde hak olarak görüyor.
Oysa bu sahne bize hiç yabancı değil. Tarih, bu filmi daha önce defalarca oynattı. Birinci Dünya Savaşı öncesi de tablo tam olarak buydu: Güçlü olan işgal etmek istedi, zayıf olan direnmeye çalıştı. Sonuç, milyonlarca insanın toprağa düşmesi oldu.

1930’larda yükselen huzursuzluk, bugün yeniden sahnede. Aradan geçen onca yıla rağmen, insanlık sanki hiçbir şey öğrenmemiş gibi. Aynı hırs, aynı açgözlülük, aynı kör güç tutkusu… Sadece silahlar değişti, niyetler hiç değişmedi.

Hatırlayalım:
Almanya’nın yükselişiyle bozulan dengeleri,
Avrupa’da artan güç eşitsizliğini,
Silahlanma yarışını,

Afrika ve Asya’nın birer ganimet gibi paylaşılmasını,
Milliyetçiliğin zehirli tohumlarını
ve bir suikastle alev alan dünya yangınını…
Sonrasında gelen iki büyük savaş, insanlığa ağır bir bedel ödetti. Milyonlarca can yitip gitti. Ardından “bir daha asla” denilerek NATO kuruldu, Varşova Paktı oluşturuldu, Avrupa Birliği hayata geçirildi. Sözde denge sağlandı.

Ama görüyoruz ki bu denge, pamuk ipliğine bağlıymış.
Bugün Amerika, müttefiklerine açıkça şunu söylüyor:
“Parayı ben ödüyorsam, kuralları da ben koyarım.”
Toprak istiyor, vergi dayatıyor, itaat bekliyor. Tehdit artık örtülü değil; aleni.
Rusya, sınır tanımayan bir iştahla ilerliyor. Önce özgürlük vaat ediyor, sonra tanklarını sürüyor. Çin Tayvan’a göz dikmiş durumda. Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim ise her an yeni bir kıvılcıma dönüşebilir.

Dünya değişmedi. Sadece sahnedeki aktörler ve kostümler yenilendi.
Yuval Noah Harari, Homo Deus’ta bu gerçeği yalın bir cümleyle özetler:
İnsan, “Burası benim” dediği günden bu yana savaşmayı hiç bırakmadı.

Güç, her zaman haklı sayıldı. Dün mızrakla yapılan zulüm, bugün füzelerle yapılıyor. Yöntem modernleşti, vicdan ise hâlâ ilkel.

Bu dünyada mutlak adalet hiçbir zaman olmadı, olmayacak. Güçlü olan, karşısında durmadığın sürece her şeyi kendine hak görür. Bizler ise her seferinde daha adil bir dünya hayaliyle yola çıkar, çoğu zaman yine aynı acıyla yüzleşiriz.

Dünya bozulmadı aslında. İnsan bozuktu. Açgözlülük, merhametsizlik, yalan ve sahtekârlık; yöneticilerin ve sistemlerin harcına karıştı.

Ve tam da bu yüzden, Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı kitabında söylediği söz bugün her zamankinden daha anlamlıdır:

Ahlaksızlığın, hırsızlığın ve haksızlığın hüküm sürdüğü bir dünyada temiz kalabilmek, ancak gerçek savaşçıların işidir.
İşte mesele budur.
Bozulan bir dünyada kirlenmemeyi seçebilmek…
İçimizdeki gerçek savaşçılara selam olsun.






 

Yorumlar