İstanbul
Kapalı
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Beşiktaş’ta gezerken eski, salaş bir fırına girdiniz. İçeride sıcacık simitler, ekmekler, kuru pastalar derken o mis kokuların arasında iştahınız iyice açıldı. Alışverişinizi yaptınız, dışarı çıkarken adı neymiş bu fırının derken kafanızı kaldırdınız ve kocaman harflerle yazan o yazıyı gördünüz.

YEDİ SEKİZ HASAN PAŞA FIRINI.

E peki kimdir bu Yedi Sekiz Hasan Paşa?
Hasan, Osmanlı’nın tozlu sayfalarından çıkan bir figür.
Yedi Sekiz ise bir çocuk tekerlemesi değil ya da belki de biraz öyle, çünkü paşanın lakabı tam da o naif, halk arasında dolaşan rivayetlerden doğmuş. Ama gelin, bu hikayeyi sıradan bir biyografi olmaktan çıkarıp, günümüzün “eğitim şart” tartışmalarına bağlayalım. Zira Hasan Paşa, demirci çıraklığından mareşalliğe uzanan yolculuğuyla, diplomanın değil, cesaretin ve sadakatin ne kadar güçlü bir merdiven olabileceğini gösteriyor. Hem de imzası sadece iki rakamdan ibaretken!

1831 yılında Çorum’un Kuşsaray köyünde dünyaya gelen Hasan Paşa, babasının demirci dükkanında büyümüş bir Anadolu çocuğu. Okuma yazması sınırlı bazı kaynaklara göre medrese eğitimi almış olsa da, asıl ünü imzasından geliyor. Arapça “yedi” (٧) ve “sekiz” (٨) rakamlarını birleştirerek attığı imza, ona “Yedi Sekiz” lakabını kazandırmış. Düşünün, bugünün bürokratik dünyasında CV’siz iş başvurusu yapmak gibi, ama o dönemde bu, paşanın sadeliğini ve halktan kopmadığını simgeliyor. Paşa, askerlik için İstanbul’a gelmiş ve Kırım Savaşı’nda (1853-1856) gösterdiği kahramanlıklarla dikkat çekmiş. Dönüşte çavuş olmuş, sonra hac seferinde bir gemiyi batmaktan kurtararak Sultan Abdülmecit’ten teğmenlik payesi almış.

Ama asıl şöhreti, II. Abdülhamit dönemine denk geliyor. 1878’de Ali Suavi’nin Çırağan Sarayı baskınında, paşa eline geçirdiği bir sopayla isyancıları püskürtmüş ve sultanı kurtarmış. Bu olay, ona paşalık unvanını getirmiş hem de sopalı bir kahramanlık! Düşünün, bugünün güvenlik kameraları ve protokolleri yerine, saf cesaret. Ardından 93 Harbi’nde (1877-1878) Kafkas cephesinde önemli zaferlere imza atmış. Çorum’a olan sevgisini de unutmamış: 1894’te ilçeleri sancağa bağlamış ve 27,5 metre yüksekliğinde bir saat kulesi yaptırmış. Bu kule hala Çorum’da ayakta, zamanı hatırlatıyor bize. 

Şimdi gelelim benzersiz kısma: Hasan Paşa’nın hikayesi, günümüz Türkiye’sinde “eğitim eşitsizliği” tartışmalarına ışık tutuyor. Okuma yazması zayıf bir adam, nasıl olur da II. Abdülhamit’in en güvendiği ikinci kişi olur? Cevap basit: Sadakat ve pratik zeka. Rivayetlere göre, Ramazan’da içki içenleri dövüp “Allah ıslah etsin” diyerek bırakırmış bir nevi halk polisi. Ama bu, onun katı bir figür olduğunu göstermez; aksine, Osmanlı’nın son dönemindeki kaosunda, güvenilirlik her şeyden değerliymiş. 

Ne yazık ki, 23 Ocak 1905’te İstanbul’da vefat etmiş, mezarı Beşiktaş’taki Yahya Efendi Külliyesi’nde. Geride bıraktığı miras? Çorum’da Başıbüyük soyadıyla yaşayan torunları ve o saat kulesi. Belki de en büyük dersi: İmza atmak önemli, ama asıl önemli olan, hayatın defterine bıraktığın iz.

Yorumlar