İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Zan Çağında Hakikat Arayışı

Zan Çağında Hakikat Arayışı

Günümüz modern dünyasının en büyük sorunlarından biri, hiç kuşkusuz her duyulana inanmak ve konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmadan fikir üretmektir. Dahası, muhatabıyla konuşulmadan, doğruluğu araştırılmadan bir meseleyi olmuş gibi anlatmak… Bunun adı açıkça iftiradır. İftira ise yalnızca bireyi değil, toplumu içten içe kemiren, ahlaki dokuyu çürüten bir hastalıktır.


Bu hastalık, ne yazık ki toplumun belirli bir kesimine özgü değildir; eğitim düzeyi,
sosyal statü ya da yaş farkı gözetmeksizin hemen her tabakada kendini göstermektedir. İlk bakışta küçük ve önemsiz gibi görülen bir söz, kulaktan kulağa yayıldıkça büyür; aileleri karşı karşıya getirir, dostlukları bitirir, toplumsal güveni yerle bir eder. Toplum dediğimiz yapı da zaten güven üzerine inşa edilmiştir. Güven sarsıldığında, geriye sadece kalabalıklar kalır.


Oysa İslam dini, bu konuda son derece net bir ilke ortaya koymuştur: “Zannın çoğundan kaçının.” Kur’an-ı Kerim’de zan, insanı hakikatten uzaklaştıran bir körlük olarak tanımlanır. Yine Müslüman kardeşinin arkasından konuşmanın “ölü eti yemek” kadar çirkin bir fiil olduğu açıkça ifade edilir. Bu benzetme, meselenin ne kadar ağır bir ahlaki sorun olduğunu göstermeye yeterlidir. Buna rağmen bugün, gıybet ve iftira neredeyse sıradan bir iletişim biçimine dönüşmüş durumda. Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte bu sorun daha da derinleşti. Görünür olma arzusu, beğeni alma ihtiyacı ve gündemde kalma telaşı; mahremiyetin bütün sınırlarını aşındırdı. İnsanlar artık bir haberi doğrulama zahmetine girmeden paylaşabiliyor, bir iddiayı sorgulamadan hüküm dağıtabiliyor. Böylece nezaket, edep ve görgü kuralları da ciddi bir dönüşüm yaşıyor. Toplumsal açıdan bakıldığında, bu durum sadece ahlaki bir problem değil; aynı zamanda sosyolojik bir kırılmadır. Çünkü iftiranın yaygınlaştığı bir toplumda adalet duygusu zedelenir, insanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar, ortak yaşam kültürü zarar görür. Herkesin herkes hakkında konuştuğu ama kimsenin kimseyi gerçekten dinlemediği bir iklim oluşur. Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz ne zaman bilgiyi değil söylentiyi, hakikati değil dedikoduyu merkeze aldık? Cevabı zor ama yüzleşmesi kaçınılmaz. Zira bu gidişat, sadece bireysel ahlakı değil, toplumsal huzuru da tehdit ediyor. Unutmayalım; söz uçar, ama açtığı yaralar kalır. Hakikatin peşinden gitmek ise
cesaret ister, emek ister ve en önemlisi ahlak ister. Bugün her zamankinden daha
fazla buna ihtiyacımız var.

Yorumlar