İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Bu tren kaçmamalı

Bu tren kaçmamalı

Bir ülke, kendi vatandaşının dilini duymaktan korkarsa, o ülke büyüyemez.

Demokrasi, sadece sandıktan çıkan iradeyle ölçülmez. Gerçek demokrasi, herkesin kendini eşit şekilde ifade edebildiği bir düzenle mümkündür. Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca fikirle değil, dille başlar. Bir insan, anadilinde konuşamıyor, öğrenemiyor ya da çocuklarına öğretemiyorsa, o ülkede özgürlük eksiktir.

Kürtçenin eğitim dili olması meselesi tam da bu eksikliği tamamlamaya yöneliktir. Bu talep, bölücülüğün değil; bütünleşmenin sesidir. Çünkü kimliğini koruyan birey, aidiyetini güçlendirir. Aidiyetini güçlendiren bir toplum da, devlete daha sıkı bağlarla sarılır. Devletin gücü, çeşitliliğini bastırmasında değil; onu güvence altına almasındadır.

Ne yazık ki bu konu yıllardır Türkiye siyasetinin en kısır tartışma başlıklarından biri hâline getirildi. Bir kesim meseleyi “bölünme” korkusuyla susturmak isterken, diğer kesim bunu bir “kimlik pazarlığına” dönüştürdü. Oysa ortada ne korkulacak bir bölünme ne de pazarlık konusu yapılacak bir kimlik vardır.
Ortada sadece bir hak vardır: İnsanın kendi diliyle yaşama hakkı.

Geçmişte, bu konuda önemli fırsatlar da doğdu. Barış süreci dâhil, birçok demokratik açılım denemesi yapıldı. Ancak ne yazık ki bu süreçler, kalıcı çözümler üretmeden sona erdi.
Dil, kültür ve kimlik meselesi, bir daha gündeme gelmemek üzere çözülmesi gerekirken, kısa vadeli politik çıkarların gölgesinde defalarca ertelendi.
Bugün geldiğimiz noktada, mesele çözülmek yerine ötelenmiş, ötelenirken de daha derin bir toplumsal kırılma yaratmıştır.

Oysa Türkiye, bu sorunu çok daha önce çözebilecek bir olgunluğa sahipti. Eğer o dönemlerde samimi bir irade gösterilebilseydi, bugün hâlâ aynı tartışmaları yapmıyor olacaktık. Bu ülkenin siyasal tarihi, “çözülebilecek meselelerin ertelendiği” bir tarih olarak kalmamalıdır.
Çünkü ertelenen her şey, bir sonraki nesle yük olarak döner.

Anayasal eşitlik, dille başlar. Bir dili diğerine üstün kılmak, yurttaşlık duygusunu zedeler. Türkiye, çok dilli, çok kültürlü bir coğrafyadır; bu bir zayıflık değil, tam tersine tarihsel bir zenginliktir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, artık şu gerçeği yüksek sesle konuşabilmeliyiz: Bir dili yasaklamak, bir halkı susturmak değil, ülkeyi fakirleştirmektir.

Kürtçenin resmi ve eğitim dili olması, kimsenin hakkını elinden almak değil; herkesin hakkını eşitlemektir. Çünkü dil, siyasetin değil, insanlığın konusudur.
Demokrasi de tam olarak budur:
Hiç kimsenin, kendi kimliğini gizlemek zorunda kalmadığı bir düzen.

Bugün bu tartışmayı büyütenler değil, susturmaya çalışanlar asıl korkuyu büyütmektedir.
Oysa korkuya değil, güvene ihtiyacımız var.
Güvene dayalı bir gelecek ise, her yurttaşın kendi diliyle konuşabildiği bir Türkiye’de mümkündür.

Bugün dünya hızla değişiyor. Jeopolitik dengeler, ekonomik ilişkiler, kültürel yapılar sürekli evriliyor. Küresel sistem, kırılgan ama aynı zamanda yeniden yapılanmaya açık.
İşte bu dönemeçte Türkiye’nin önünde yeni bir fırsat var.
Eğer biz bu kez aklı selimle hareket eder, geçmişin hatalarına düşmeden cesur bir demokratik reform iradesi gösterebilirsek, bu ülke sadece iç barışını değil, bölgesel gücünü de kalıcı hâle getirebilir.

Bu, bizim için belki de son şans.
Bu tren bir kez daha kaçmamalı.

Yorumlar