İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Sahte taç için alkışlar

Sahte taç için alkışlar

Tacın ışıltısı büyüler. Uzaktan bakınca herkesin hayalini çeker; altının parıltısı, taşların ışığı, görünürde bir güç simgesidir.
Ama yaklaştığınızda fark edersiniz: o taç, hak etmeden başa konduğunda sadece bir gösteriş değil, ağır bir yük haline gelir.

Önce gözleri kapatır; hakikati göremezsin.
Sonra kulakları tıkar; söylenenleri duyamazsın.
Ardından dili susturur; söylemek istediğin her söz, tacın ağırlığında ezilir.
Ve en sonunda boynuna iner, seni yüceltmek yerine köleleştirir.

Tarihte bunun örnekleri çoktur.
Krallar, vezirler, sultanlar… Tahtı hakkıyla değil, entrikayla elde edenler, ilk fırtınada yalnız kalmış, gösterişin ardında koca bir boşluk bulmuşlardır.
Roma’dan Osmanlı’ya, tarih tekerrür eder: Hak etmeyen baş, tacın yükünü taşıyamaz.

Günümüz de farklı değil.
İş dünyasında, bilgiden çok soyadına veya torpile yaslanan koltuklar var.
En büyük yanılgı ise şudur: İş yapan değil, yaptığını gösterenlerin öne çıkması.
Gerçekte alın teriyle üretenden çok, başkasının emeğini kendi başarısı gibi pazarlayanlar konuşulur.
Günü kurtaran, vitrinde duran ama geride koca bir boşluk bırakanlar koltuklara oturur.
Oysa kâğıt üstündeki başarı bir gün mutlaka sahadaki gerçeklerle yüzleşir.
Ve o an geldiğinde, şişirilmiş tüm unvanlar, boş bir tacın ağırlığı gibi çöküp kalır.

Siyasette de benzer bir tablo…
Torpille gelen, çıkarla yükselen, hak etmeden koltuğa oturanlar, kısa süre parıldasa da gerçek ses karşısında etkisizdir.
Halk belki susar, ama unutmaz; sözler yankısız, mesajlar etkisiz kalır.

Sanat dünyasında da bu sınav yaşanıyor.
Oyuncular, sanatçılar, şarkıcılar… Artık çoğu zaman yetenek değil, takipçi sayısı ölçü oluyor.
Rol için seçmelerde “kaç takipçisi var?” sorusu yetenekten önce geliyor.
Ama sahne acımasızdır: izleyici, yalanı sezer.
Bir oyuncu kalbiyle oynamıyorsa, seyirci onu alkışlamaz.
Bir şarkıcı sahicilikten uzaksa, şarkısı kulaktan geçse de gönülde iz bırakmaz.

Takipçilerle şişirilen popülerlik, sanatın hafızasında tutunamaz.
Bugün yüzbinlerce beğeni toplayan bir isim, yarın kimsenin hatırlamadığı bir gölgeye dönüşebilir.
Ama tek bir sahici cümle, tek bir gerçek rol ya da tek bir şarkı; yüzyıllar boyu kalıcı olabilir.
Çünkü sanat, sahte tacı asla taşımaz.

Ve aslında, hak etmediği yerde duran için bu durum büyük bir imtihandır.
Çünkü o konum, sahibini iki ihtimalle sınar:
Ya er ya da geç boşluğunu ortaya çıkarır ve onu rezil eder,
ya da o kişi çabasıyla, bilgisiyle, vicdanıyla gerçekten hak etmeye çalışır.
Ama bilinsin ki, bu sınavdan kaçış yoktur.

En acı gerçek ise şudur:

Hak etmediği yerde oturan, sadece başkalarının gözünde değil, kendi içinde de küçülür.
İçindeki ses fısıldar: “Burada olmamalıyım.”
Ve ne kadar altın parıldasa, ne kadar koltuk ihtişamlı görünse, o boşluğu dolduramaz.
Altın paslanır, koltuk devrilir, isim unutulur.
Alın teriyle, bilgiyle, adaletle kazanılmış bir saygı vardır ki; zamanın bile silemediği tek taç odur.
Haketmediğin taç, tarihte ve günümüzde görüldüğü üzere;
tüm haksız kazancın zamanla kazanılmış sahte alkisiyla da ezilmeye mahkum olmuştur.
 

Yorumlar