İstanbul
Parçalı bulutlu
13°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Türkiye’deki mülakat gerçeği

Türkiye’deki mülakat gerçeği

Türkiye’de iş bulmanın en zorlu basamaklarından biri ne yazık ki mülakat süreci. Özgeçmişiniz ne kadar güçlü, diplomanız ne kadar değerli olursa olsun, mülakat odasının kapısından içeri girdiğiniz an her şey yeniden başlıyor. Çünkü Türkiye’de mülakatlar çoğu zaman bilgi ve yetenek ölçme süreci olmaktan çok, “uyum testi”ne dönüşmüş durumda. Ama bu uyum, liyakatten çok “kiminle ne kadar benziyorsun” uyumu.

Birçok adayın ortak hikâyesi şu: Mülakata giriyorsunuz, kendinizi tanıtıyorsunuz, deneyimlerinizi anlatıyorsunuz, göz teması kurmaya çalışıyorsunuz. Ancak karşı tarafta sizi gerçekten dinleyen bir bakış bulamıyorsunuz. Karar çoğu zaman zaten verilmiş oluyor. Mülakat, sadece “prosedür” gereği yapılıyor. Hele ki kamuya alım söz konusuysa, torpil söylentileri zaten herkesin dilinde. “Kazananın önceden belli olduğu” mülakatlar, gençlerin emeğini, umudunu, hatta bazen ülkesine olan güvenini zedeliyor.

Özel sektörde de tablo çok farklı değil. Bazı firmalarda mülakatlar psikolojik testlere, bazılarında kişisel hayata giren sorulara dönüşüyor. “Evli misiniz?”, “Çocuk düşünüyor musunuz?”, “Siyasi görüşünüz nedir?” gibi sorular hâlâ masada. Oysa bu soruların hiçbiri bir adayın iş yapma becerisiyle ilgili değil. Üstelik mülakatı yapan kişi de çoğu zaman profesyonel bir insan kaynakları uzmanı değil; yöneticinin kendisi veya patronun bir akrabası olabiliyor.

Bütün bunlar, gençlerde “ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemli” algısını güçlendiriyor. Bu algıysa hem iş dünyasına hem de toplumsal adalete zarar veriyor. Çünkü liyakatin olmadığı yerde üretkenlik, yenilik ve motivasyon da olmuyor. İnsan, emeğinin karşılığını göremediği yerde var gücüyle çalışmaz.

Türkiye’nin bu mülakat gerçeğini değiştirmesi gerekiyor. Bunun yolu da şeffaflıktan, objektif değerlendirme sistemlerinden ve profesyonel insan kaynakları anlayışından geçiyor. Mülakatlar, adayın bilgisini, deneyimini ve uyum potansiyelini ölçen bir fırsat olmalı — değilse bir formalite ya da kayırma aracı değil.

Her adayın eşit şartlarda değerlendirildiği, emeğin gerçekten değer bulduğu bir Türkiye hayal değil. Ama önce bu “mülakat gerçeğiyle” yüzleşmemiz gerekiyor.

Yorumlar